Mevcut ekonomik şartlar altında bir öğrenci olmak – 1

Herkese selamlar, umarım keyifleriniz yerindedir. Bugün birkaç parçaya bölerek paylaşmayı planladığım bir konunun ilk kısmı hakkında konuşmak için karşınızdayım. Konumuz, günümüzün ekonomik şartları altında bir öğrencinin karşı karşıya olduğu bazı gerçeklikler. Hazırsanız konuşmaya başlayalım.

Sonradan vazgeçilen planlar

Geçmişten geleceği göremiyoruz, dolayısıyla zaman zaman planlarımız gerçekleşmiyor. Zaten gezip görmeye yönelik olan çoğu şey bir öğrenciye maddi açıdan uzakken, yeri geldiğinde gündelik şeyler bile masraflarından ötürü iptal oluyor. Ulaşım maliyetlerinin ulaştığı son noktayla birlikte kendi geçimini ucu ucuna sağlayan zor durumdaki öğrenciler, okula gidip gelmek dışındaki planlarından uzak durmayı tercih ediyor.

Geleceğe yönelik umutsuzluklar

Hızlıca artan fiyatlar, öğrencilerin geleceğe yönelik endişeler yaşamasına sebep oluyor. Artık okuyup bitirdiği bölüm üzerinden bir iş bulması bile zorlaşan öğrenci, geleceğinde kendi yuvasını kuracağı günleri sadece hayal olarak görebiliyor. Gelecekte karşılaşılacak şeyler, daha yıllar öncesinden düşündürmeye başlatıyor.

Birikim yapamama

Birikim yapılmıyor. Bir öğrencinin zaten günlüğüne karşılık ne var ki? Kendisi çalışsa bile elinde hiçbir şey kalmıyor. Yeni yıl hazırlığı yaparken bir kıyafet, bir ayakkabı, bir çantanın ardından öğrenci yine 0 noktasına dönüyor. Haliyle günlük yaşamak zorunda kalınıyor. Zaten birikim yapılamadığından dolayı tercihlerimiz en azından günlük olarak mutlu edecek şeyler oluyor. Güzel telefonlar, güzel kıyafetler. Veya az önceki ikiliden vazgeçerek yapılan gezmeler. Bu kadar. Ötesi yok. Aksi takdirde sıfır noktasından eksilere düşülüyor.

Geleceğe yönelik umutsuzluklar sebebiyle günlük yaşama

Az önce söylediğim gibi, birikim yapılamıyor. Haliyle günlük yaşanıyor. Kenarda kalan 10 TL’nin yarın bir sakız da alamayacak olduğu bilindiğinden o da bir yerlere harcanıyor.

Hobilerin artık birer lüks haline gelmesi

Hobileriyle ilgilenebilen çok az öğrenci var. Örneğin, spor veya müzik hobisi olan bir öğrenci düşünün. Bu tarz hobilerin kendi masraflarına bir öğrenci nasıl yetişebilir? Ben cevaplayayım, bir işte çalışmadan asla yetişemez. Ailesinden uzakta olan öğrenciler de muhtemelen bir işe girip çalışsa bile yetişemez.

Yükselen çay, kahve fiyatlarından ötürü arkadaşlarla bir kafeye bile oturamama sorunsalı

Önceki saydıklarımı bir kenara bırakırsak, ders çıkışında veya 2 dersinin arasındaki boş vakitte bile öğrencinin yapabileceği bir şey yok. Çünkü artık kafede oturmak bile pahalı bir şeye dönüştü. Bir kafede oturup çay-kahve içmek artık haftada bir defaya mahsus yapılabilecek bir şeye dönüştü. Yemek yemekten bahsetmiyorum bile, mide bozan hazır yiyeceklerin bile bu kadar pahalandığı günlerde…

Karşılık olarak birçok şeyi almaya artık gücü yetmeyen renkteki bir kağıt paranın, hala bazı öğrencilerin harcamalarına şekil veren tek para olması

Bir öğrencinin geliri çoğu zaman sadece KYK bursu-kredisi veya aileden gelen destektir. Haliyle alım gücünün nasıl bir durumda olduğu fark etmeksizin öğrencinin cebinde hangi paradan kaç adet olduğu her zaman bellidir. Haliyle öğrenciler çoğu şeyden vazgeçerek sadece içinde bulunduğu günü kurtarmaya yöneliyor. Henüz bu yaşlarda birçok hayalimiz varken, bu tarz sorunlarla yaşamak bizi çok üzüyor.

Bazı ulaşılamayan kaynaklar, kitaplar…

Araştırmak, öğrenmek, gelişmek istiyoruz. Yeri geliyor, elimizde yabancı kaynaklar bulunsun istiyoruz. Ancak yabancı kaynakları geçtim, artık Türkçe kaynaklara ulaşmak bile ateş pahası. Bu da öğrencinin tam olarak hedeflediği gelişime tam anlamıyla ulaşamamasına sebep oluyor.

Bir sonuca bağlamak gerekirse

Yeni nesil birçok zorlukla boğuşuyor. Yeni nesil geleceğe biraz olsun güvenebilmek, bugün istediği ve hakkı olan bazı şeyleri yapabilmek istiyor. Gezip görmek, ülkesini tanımak, mutlu olmak istiyor. Bugün sunulan imkanlar ise hakkımız olmasına rağmen aynı anda hepsini yapamayacağımızı söylüyor. Durumu daha kötü olan öğrencilere ise hiçbirini yapamayacağını söylüyor.

Ülkemizin gelecek yüzü olan öğrenciler, ekonomik anlamda birçok sorunla boğuşuyor. Kötü ekonomik gidişat, öğrencilerin umutlarına ve geleceğine çok kötü etkiler bırakıyor.

Daha sonra devam etmek üzere, yazımızı burada bırakalım. Herkese mutlu, huzurlu günler…

Ekonomi ve eğitim arasındaki ilişki
Eğitim ve ekonomi PDF
Eğitim ekonomisi nedir
Bir ülkenin kalkinmasinda eğitimin önemi münazara
Bir ülkenin kalkınmasında ekonominin önemi
Ekonominin eğitime etkisi
Eğitim ekonomisi Ders Notları
Ülkenin kalkınmasında eğitimin önemi

Orman yangınları

Rüzgarın bile sıcak estiği bir Haziran gününden herkese selamlar. Havalar ısındıkça bir kısmımız benim gibi kış özleminde, bir kısmımız tatil yerlerinde bu mevsimin sonsuza kadar sürmesi dileklerinde. Ancak küresel ısınmanın etkisiyle birlikte bu mevsimin getirdiği ciddi bir sorun var…

Çalıştık, çabaladık; üstümüzdeki iş yükünün geçtiğimiz aylara nazaran daha düşük olduğu günlere ulaştık. Dinleniyoruz, keyifleniyoruz. Ancak hava çok sıcak. Küresel ısınma yüzünden o kadar sıcak ki, bu sıcaklık yüzünden iklimler değişiyor. Ormanlar yanıyor. Hatta konunun ciddiyeti o kadar yüksek ki Rusya’nın soğuğu altında bile orman yangınları durmak bilmiyor. Duracak gibi de gözükmüyor.

Önce doğal orman yangınlarından başlayalım.

Ciddi bir konu hakkında konuşacağım, ancak bu konuya girmeden önce doğal orman yangınlarını anlatayım. Doğanın yenilenmesinin bir süreci olarak ortaya çıkan bazı orman yangınları, aslında zararlı şeyler değildir.

Çünkü bu yangınlarda yanan yaşlı ağaçlar, orman hayvanlarına yuva olur. Güneş ışığının toprağa inmesini sağlayarak yeni yeşilliklerin yetişmesine katkıda bulunur. Ormanı mahvetmezler, dünyaya zarar vermezler.

Ancak…

Ancak bütün orman yangınları doğal değildir. Hatta son zamanlarda haberlerde art arda görmüş olduğumuz orman yangınlarının çoğusunun sebebi küresel ısınmadır. Uzun lafın kısası insanlar olarak dünyamızın sistemini bozduk. Artık iklimler değişiyor ve dolayısıyla orman yangınları meydana geliyor.

Yanan, hasar gören sekoyalar. Sierra Nevada. Kaynak.
Yeterli suyu alamadığı için ölen mangrovlar. Avustralya. Kaynak.

İklimlerin değişmesi eşliğinde çıkan orman yangınlarının ise çok kötü sonuçları var. Bu yangınlar bir sürü orman hayvanının ölümüyle sonuçlanıyor! Biz yok olan, ve bazıları muhtemelen bir daha yeşermeyecek olan orman alanları hakkında endüstriyel planlar yaparken bu hayvanları neredeyse kimse düşünmüyor.

Hayatta kalan orman hayvanlarını ise bir sıkıntı zinciri bekliyor. Bu hayvanların yuvalarının yok olmasından tutun, beslenmelerini sağlayan ağaçların yok olması ve iklim değişikliğinden ötürü bu ağaçların eskisi kadar çok sayıda yetişmemesi tehlikesiyle baş başa kalıyorlar çünkü.

Örneğin nesli tehlike altında olan orman fillerinden bahsedelim. Orman fili diyince hepimizin aklına iri yarı, cüsseli bir hayvanın geldiğine eminim. Ancak orman filleri eskisi kadar beslenemediğinden dolayı çok zayıflar. Hatta o kadar çok zayıflar ki, halk arasında “bir deri, bir kemik” dediğimiz tabire uyuyorlar.

Gabon, Lopé ormanlarından bir orman fili. Kaynak.

Çünkü daha sıcak olan günler yüzünden orman fillerinin beslendiği meyve ağaçları, artık eskisi kadar meyve vermiyor…

Tabii ki orman filleri şu anda sıkıntı yaşayan onlarca hayvan türünden sadece bir tanesi. Yanan ormanlar hakkında gerçekçi çözümler üretmedikçe de daha bir sürü orman hayvanını bu sıkıntının içine atmaya devam ediyor olacağız.

Mesela yeni duruma uygun düşünmüyoruz. Çünkü yanan ormanların yerine endüstriyel plantasyonlar yapıyoruz. Bu gerçekçi bir çözüm değil. Bu yüzden bazı fidan dikme kampanyaları aslında fayda sağlamıyor, aksine zarar veriyor. Yani iklim değişikliğine karşı aldığımız olgun bir önlem yokken bir de üstüne yanlış planlar yaparak geri dönüşü olmayabilecek zararlar veriyoruz.

Tabii tek sorun endüstriyel plantasyon değil. Yeri geliyor ağaçlardan boşalan bu alanlara oteller dikiliyor, tarım arazileri kuruluyor.

Tüm bu sorunlara karşı da araştırmak ve raporlar tutmak dışında elimizden pek bir şey gelmiyor gibi gözüküyor. Yine de umudum bu kötü senaryonun tersine dönebileceği. Belki bir gün gerçekçi planlar yaparak ormanlarımızı, dolayısıyla geleceğimizi kurtarabiliriz. Hoşça kalın dostlar…

Orman yangınları 2021
Orman yangınları türkiye
Orman yangınları numarası
Orman yangınları nedenleri
Orman Bakanlığı
Orman genel müdürlüğü
Orman yangınlarının sonuçları
Türkiye yangınlar

Yaz tatili

Yaz tatiline doğru geri sayım başlamışken, öğrenciler olarak yılın kalan 9 ayında hayalini kurduğumuz bu 3 ay hakkında bir yazı yazılmalı bence. Öyleyse başlayalım!

Yılın son sınavlarını bitirdik; geçtiğimiz derslerin adını beynimizin en kuytu köşesine gönderdik, bütünleme haftasına kaldığımız derslerin derdine düştük ve kısa süre içinde onları da bitiriyoruz. Aylarca sabrettik, onlarca sınava girdik ve mutlu sondayız. Artık kendi adımıza bir şeyler yapma zamanı.

Bir sürü planımız var. Bir kısmımız nereden başlayacağını bilmiyor. Bir kısmımız mevcut ekonomik koşullar altında bu planlara başlayıp başlamama konusunda kararsız. Bazılarımız “yapılacak şeyler” listesini daha yeni yeni dolduruyor. Benimse listem hazır, hatta kendi listemden örnekler vererek yazıma devam edeceğim.

Yapılabilecek tonla şey var, ve bunlardan birisi -ve bence en eğlencelisi- konser festivalleri. Tonla müzisyen ve tanışılabilecek yeni insanların katılacağı bu aktiviteler çok değerli. Çünkü bu festivaller mekan mekan gezmek yerine, size tek seferde bir sürü konsere şahit olma fırsatı sunuyor. Benim fikrimi soracak olursanız rap müzisyenlerinin bulunduğu festivalleri kaçırmamalısınız. Ayrıca kamp planı da festivale dahilse tadından yenmez.

Kamp maceralarından yalnızca birkaçı.

Festival yoksa sadece kamp da düşünülebilir. Yakın arkadaşlarla farklı bir şehir kesiminde yapılabilecek geniş kapsamlı bir otel tatil de düşünülebilir. İki seçeneğin de kendine özgü ayrıcalıkları var sonuçta. Bu ayrıcalıklardan herhangi birini kaçırmamak için hem otel tatilini, hem kamp tatilini bir arada yapmak da bir seçenek. Tamamen sizin için hangi seçeneğin uygun olduğuyla alakalı.

Ancak ben ikisini bir arada yapmanın en güzel seçenek olduğu kanaatindeyim. Geçen yılın yaz aylarında plajı ve trekking yapılabilecek bir kısmı olan bir yere kamp yapmıştık ve çok eğlenmiştik. Doğayla iç içe olmanın bize verdiği apayrı bir keyif vardı. Sonrasında bir otelde bulunmanın verdiği zevk apayrıydı.

Otel kısmından söz etmemiz gerekirse, bu tatil biraz daha rahat olmasından ötürü mükemmel. Ayrıca kamp tatiliyle kıyaslamamız gerekirse otelin içinde herhangi bir yılanla, akreple karşılaşma ihtimaliniz daha düşük…

Hobilerimizin üstüne gitmek de güzel bir seçenek. Yıl içinde kendimize yeni şeyler katmak için yaz tatilindeki kadar kadar boş vakte sahip değiliz. Bu nedenle yeni bir enstrüman çalmayı öğrenmek, sporda belli bir seviyeye gelmek, yeni bir dil öğrenmek gibi şeyler özellikle cazip gelebilir.

Sonuç itibariyle çok şey yapılabilir, çok şey yapabiliriz. Hepimiz çalıştık, bir şeyler için emek harcadık. Ve bize verilen dinlenme vaktine ulaştık. Öğrenciler olarak sonraki dönemimizin bize getireceği milyonlarca sınava çalışabilmek için gerekli motivasyonu toplamamız gerek. Bu yüzden bizi mutlu edecek şeylere ihtiyacımız var. Değerlendirebildiğimiz kadar değerlendireceğiz.

Ve yine bana verilen vaktin sonuna ulaştık. Hepinize mutlu tatiller diliyorum! Sınavları henüz bitmemiş olan dostlarıma da bolca sabır…

Isınan havalar

En soğuk mevsimimizin hemen ardından uzayan günler, çiçek açan ağaçlar, böcekler, kelebekler, yorulana kadar gezmeler…

Kar yağışlarının üstünden geçen bir aylık sürenin ardından yeniden sıcak günlere kavuşuyoruz. Ne yazın getirdiği sıcaklar kadar bunaltıcı, ne de kışın bizi dondurduğu kadar soğuk olmayan bu havalarla birlikte birçok şeye yeniden kavuşuyoruz; örneğin pikniklere, deniz kenarındaki gezintilere, bazılarımız için uçurtmalara, vakti tam anlamıyla gelmemiş olsa da tatillere, yaz sporlarına… Hatta yarınki derbiye. En çok da bundan 2 ay önce özlüyor olduğumuz şeylerimize.

Havalar ısındıkça ve kuşlar cıvıldadıkça bize huzur veren bir sürü manzaraya kavuştuk. Birçok iyi ki’ye ulaştık. Keşke olmasaydı dediğimiz şeylerin üstüne onlarca yağmur, birkaç kar ve bir mevsim daha koymuş olduk. Soğuk havalarda yaptığımız, fakat asla gerçekleşmeyecek olan planlarımızın günlerine yaklaştık. Artık evden dışarıyı değil, dışarıdan evi izliyoruz.

Üzerimizde bir bahar yorgunluğu var, ancak buna rağmen gezip tozuyoruz. Çünkü zamanın kıymetini biliyoruz. Sıcak havalarda yapılabilecek en iyi şey de budur zaten, zamanın kıymetini bilmek. İstanbul sınırları içinde hem bitmeyen bir trafik, hem upuzun bir sıra bekletecek olsa bile sonunda ulaştığımız şeyi düşünerek yapmalıyız bu kıymet bilme olayını. Olumsuz unsurlardan mümkün olduğunca uzaklaşmalıyız. Kendimize değer verme konusunu biraz daha abartmalıyız.

Gezdikçe gezmeliyiz…

İmkanlar el veriyorsa bulunduğumuz şehrin dışına çıkmalıyız. Gerek yurt dışına gitme şeklinde, gerek yurt içinde yeni yerler keşfetme şeklinde de olsa bunu yapmalıyız. Zaten mutlu olmak için yapıyoruz. Ne kadar tarihi, turistik mekan varsa biz de gidelim. Geçtiğimiz aylarda yaptığımız şeylerle zaten bunu hak etmişizdir.

Mümkünse hatıra veya hediyelik eşyalar da alalım hatta. Evimizin bir köşesine koyarız, veya sevdiğimiz birine hediye ederek onun da mutlu olmasına vesile olmuş bulunuruz.

Ben kısa kesmeden önce bol bol fotoğraf çekmeyi de unutmayalım. Kış geldiğinde bu anları yeniden yaşamak hepimizi mutlu edecektir, biliyorsunuz. Ancak fotoğraf çekerken anı yaşamayı ihmal etmeyiniz…

Yeşil

Tarih boyunca adına birçok hikaye atfedilmiş; aynı zamanda çimenleri, yeşillikleri ve dünyamızın akciğerlerini aklımıza getiren bu nazik rengi ne kadar tanıyoruz?

Yeşil. Diğer tüm renkler gibi kimimizin hiç sevmediği, kimimizin çok sevdiği renklerden birisi. Ancak şundan hepimiz eminiz ki dünyamızın en çok sevdiği renklerden birisi. Aynı zamanda dünyamızın en çok kaybettiği renklerinden birisi de olabilir. Sebebi de biziz aslında. Dünyaya çok büyük zarar veren biz.

Bu konuya küresel ısınmayla başlayalım. Dünyamız, gelişme adına dikkatsizce yaptığımız ve önemsemediğimiz şeylerden ötürü geri dönüşü olmayan bir aşırı ısınmayla karşı karşıya. Günden güne daha kötüye gittiğimiz bu duruma karşı alınan önlemler ise yetersiz. İklim anlaşmalarının hedefleri %100’e yakın bile değildir.

Bu zararın sonuçlarından biri de geçen yıl dünya genelinde gördüğümüz orman yangınlarıdır. Orman yangınları ikiye ayrılır; bunlardan bazıları orman için yararlıyken, kalanlar ise zararlıdır. Yararlı olan yangınların faydaları; yanan ağaç kalıntılarının bazı hayvanlara yuva olması, güneş ışığının ormanın en dibine inmesiyle birlikte yeni ağaç ve bitkilerin doğmasına yol açmasıdır. Zararlı olan yangınlar ise bilinçsizce yakılan ateşlerin yanı sıra küresel ısınma etmeninden kaynaklıdır ve çok fazla ağaç ile hayvanın ölümüyle sonuçlanan yangınlardır.

Ağaç bağışlamanın yanı sıra alacağımız birçok önlem vardır aslında. Bunlardan aklıma gelen ilk örnek ise hepimizin mümkün oldukça azaltması gereken karbon ayak izimiz.

Karbon ayak izimiz, karbon dioksit cinsinden ölçülen ve üretilen sera gazı miktarı açısından insan faaliyetlerinin çevreye verdiği zararın ölçüsüdür (Kaynak). Dünyaya bıraktığımız zarardır. Küresel ısınmanın en büyük sebebidir. Karbon ayak izimizi tamamen yok edemeyiz, ancak azaltabiliriz. Örnek olarak gideceğimiz yerlere bisikletle ulaşmak, gideceğimiz daha uzak yerler için otobüsü tercih etmek, uçak yolculuklarımızı azaltmak, evimizde ve işimizde enerji tasarrufu sağlamak gibi birçok şey sayılabilir.

Ancak karbon ayak izini tüm insanlık olarak azaltmamız gerekiyor. Ve kesinlikle ben dikkat etsem ne olur, yapmasam ne olur diye düşünmeyelim. Çünkü bir şeyi düzelteceksek önce kendimizden başlamamız gerekir. Sonra çevremizi bilgilendirerek güzel bir adım atabiliriz. 7 milyarlık dünyamızda ne kadar çok insan dikkat ederse dünyamızın akciğerleri o kadar geniş olur.

Tabii sadece dünyamızın bakış açısından düşünmeyelim, karbon ayak izimizi azaltmamızın kendimize de bolca faydası vardır. Temiz bir çevrede yaşayıp organik gıdalarla beslenmemizin yanı sıra, bisiklet sürerek yaşam kalitemizi hatrı sayılır bir seviyede artırabiliriz.

Kaynak: https://pixabay.com/tr/photos/kalp-yapraklar-ye%c5%9fillik-bah%c3%a7e-%c3%a7al%c4%b1-1192662/

Son olarak…

Karbon ayak izimize dikkat ettikten sonra son olarak dünyamıza fidan bağışlayarak geleceklerimiz için güzel bir adım atabiliriz. Tema vakfının sitesinde bu imkan mevcut mesela. İstediğiniz şehre istediğiniz sayıda fidan bağışlayabiliyorsunuz. Sonra da sertifika alarak bu anı ölümsüzleştiriyorsunuz. Sertifika, baktıkça huzur garantisi verebilecek bir sertifika hatta.

Yeşil. Bizim için hem canlılığın, hem de canımız ciğerimiz paranın temsilcisi. Dünyamız için ise hayatın, canlılığın temsilcisi. Onu çok sevmeliyiz. Hem de çok…

Yeşil renk anlamı, renk nedir, yeşil renk nasıl elde edilir, mavi renk anlamı, renkler, kırmızı renk, mor rengi, beyaz rengi, yeşil meaning in english, kod adı yeşil, yeşil renk, yeşil limon.

Futbol

Herkese selamlar, bugün sarı lacivert renklere sahip bir taraftan tarafsız görüşlerimle ülkemizdeki çoğu insanın can damarı olan futboldan bahsedeceğim.

Bildiğiniz üzere futbol, sahada 11 kişilik 2 takımla birlikte oynanan bir takım sporu. Zevkine izlendiğinde komik muhabbetlere sahne olan bir şeydir. Tuttuğumuz takım kaybettiğinde rakip takım taraftarı olan arkadaşların bizim takımla dalga geçmesi, sonraki hafta biz kazandığımızda bizim onlarla dalga geçmemiz gibi muhabbetler genelde komik oluyor. En sonunda da biri şampiyon oluyor ve birkaç ay boyunca transferler tartışılıyor. Aynı bitmeyen bir dizi gibi, hatta bu cümleme bir dizi örneği de verebilirim ancak boşverin. Devam ediyorum.

Futbolda çok güzel bir şey vardır, her ne kadar belli başlı takımların arasında kaos olsa bile Avrupa maçlarında çoğunlukla birbirini desteklerler. Saha içinde birbirinin en büyük düşmanı olan iki takımın taraftarları, saha dışında sonraki güne gezinti planı yapmış insanlardır. Ancak bu durumun da bir istisnası var, o da holiganlar. Diğer her şeyde olduğu gibi futbolun da fazlası zarardır. Herkes bir takıma aidiyet hissedebilir; bu yüzden fanatiklik normal, holiganlık ise zararlıdır.

Fanatik bir insan maçını izler, binbir emekle hazırlanmış koreografilere bakar, tribünlerdeki meksika dalgasını izler ve maç bittikten sonra skora göre mutlu veya üzgün olarak evine döner. Futboldan sonuna kadar zevk alır, ancak futboldan ötürü çıkan kavgalarda bu kişi yoktur. Çünkü fanatik insanın tek olayı takımına aidiyet hissetmesidir. Yeri gelir takımıyla kendi de dalga geçer. Kısacası bu arkadaşımız keyfine bakmaktadır. Bunun ötesi holiganlıktır.

Holiganlık ise kötü bir şeydir. Hayatta her şeyin fazlası zarardır ve fanatizmin fazlası holiganlığa girer. Bir holigan, tuttuğu takımla beraber yaşar. Takım kaybettiğinde o kişi dünyanın en mutsuz insanıdır. Takım kazandığında mutludur, şampiyon olduğunda ise bu kişi dünyanın en mutlu insanıdır. Ancak bu insan tuttuğu takımdan dolayı etrafına zarar verebilir. Taraftarlar arasında yaşanan kötü olaylarda bu insanlar başroldedir. Ancak holiganlar sadece futbolda değildir, insanlar herhangi bir kategorideki bir isme holigan olabilir.

Aslına bakarsanız bu holiganlık konusunda futbolun adı çıkmıştır. Holiganlık dendiğinde insanların aklına genellikle ilk olarak futbol geliyor, dolayısıyla insanlar futbolun kaostan ibaret olduğunu sanıyor. Oysa bu bir algıdır. Futbol çok eğlenceli bir şeydir, molalarda arkadaşlarımızla oturup futbol tartışmaları yaparken vakit hızlı bir şekilde akar gider. Sıradan bir tartışmadır bu, konu orada kalır ve herkes yaptığı işin başına döner. Diğer tartışmaların hepsinden de güzeldir. En azından bana göre.

Ancak tabii ki bu tartışmaları da abartan insanlar var, işte onlar holiganlar oluyor. Holiganlara tartıştığınız konuyu asla anlatamazsınız, çünkü onlara göre kendi takımları ne yaptıysa doğrusu odur. Her konuda kendi takımları haklıdır, diğer takımların ne düşündüğünü dinlemezler bile. Ben bir Fenerbahçe taraftarı olarak takımıma aidiyet hisseder, yine de yanlışa yanlış derim. Ancak holiganlar için kendi takımlarıyla yanlış kelimesi asla yan yana gelemez.

Ancak holiganlar sadece futbolda değildir. Belli bir markaya, belli bir müzisyene, belli bir siyasetçiye -ki siyasetteki holigan, futboldakinden fazladır- holiganlık yapan çok fazla insan vardır. Ancak insanların aklına holiganlık dendiğinde ilk futbol geliyor, bu yüzden ortaya futbolun kaostan beslendiğine dair yanlış bir düşünce çıkıyor. Oysa futbol çok güzel bir spordur; her zaman ve her şart altında hem binbir şekilde oynanabilme, hem tartışılabilme potansiyeline sahip olma konusunda tek sayılabilir.

Futbolun bence en güzel yanı

Futbolun tüm eğlencesi ve keyfi bir yana, benim futboldan ayrı saydığım bir güzelliği vardır: tribünler. Tribünde koreografilerden tutun tribünlerin karşılıklı olarak söylediği şarkılara kadar bir sürü güzellik vardır. Sahada oyuncular futbolunu oynarken tribünlerde davul eşliğinde omuz omuza söylenen besteler ve şarkılar vardır. “Fenerbahçe’m benim, biricik sevgilim”, “lacivert olmadan sarı sevilmez”, “bir seni sevmişim yalan dünyada” gibi besteler ve şu sıralar Fenerbahçe tribünlerinde popüler olan Haluk Levent’in Anlasana şarkısı çok güzel geliyor açıkçası. Atılan gollerden sonra tribünde yaşadığımız sevinç, o an için dünyanın en güzel şeylerinden biri oluverir. Maçı kazanarak geri dönmek ise güzel bir duygudur.

Bana soracak olursanız herkesin hayatında en azından bir kez tribün tecrübesi olmalı. Ancak 90 dakika boyunca bağırmak yerine ortama ve maça odaklanmak istiyorsanız kale arkasından değil de paraya birazcık kıyarak yan tribünlerden bilet almanızı öneririm. Ve mümkünse üst tribünden bilet almanız doğru olacaktır, çünkü buradan her şeyi çok güzel bir şekilde görebileceksiniz. Çok da efor harcamanıza gerek kalmayacak. Ancak kale arkalarının hele ki üst tarafları çok coşkuludur, oradan bilet alıyorsanız muhtemelen bağırmanız gerekecektir. Yine de bunun anlamı kale arkalarını sevmemem değil, stres atmaya gidiyorsanız orayı da deneyebilirsiniz. Şarkılar söylenirken adeta bir konser havası alacağınıza emin olabilirsiniz.

Yalnız tribün olayını sadece futbol olarak düşünmeyin, söz konusu Fenerbahçe ise basketbol maçları da çok coşkulu geçiyor. Ülker Spor ve Etkinlik Salonu çok güzel mesela. Eğer yakınsanız salon zevkini de almanızı öneririm, onun yeri apayrı. Ancak en azından ortalardan bilet almanızı öneririm, çünkü daha yukarıdan izlerseniz helikopterden bakıyormuş gibi hissedeceksiniz. Salon o denli büyük çünkü.

Sevdiğim bir konu olduğundan bu yazımı bir tık uzun tuttum, umarım sizi de okurken eğlendirebilmişimdir. Herkese mutlu bir haftasonu diliyorum!

Sosyal medya

Bugün bir kısmımız için vakit kaybı, bir kısmımız için en hızlı şekilde yeni bir şeyler öğrenmenin yuvası olan şu malum mecradan bahsedeceğim. Çaylarınızı alın ve başlayalım!

Hepimizin bildiği üzere bugünlerde internet üzerinde kendi kimliğimizle diğer insanlarla mesajlaşabilmek, paylaşım yapabilmek ve fotoğraf-video yükleyebilmek için bir sürü mecra var. Bu mecraların bir kısmı eğlence, bir kısmı profesyonellik üzerine kurulu. Eğlence üzerine kurulu olan Tiktok, Instagram, Snapchat gibi mekanların yanı sıra profesyonellik üzerine kurulu olan LinkedIn ve Facebook Business gibi şeyler var. Bu ürünler de kullanım şeklinize göre karşınıza çıkacak paylaşımları şekillendirecek yapay zekaya sahip şeyler. Evet, Tiktok bile.

Şimdi bu nedir dersek, sosyal medyayı iki ana başlıkta incelememiz gerekir. İlk başlık Facebook’tan öncesi, ikinci başlık ise Facebook’tan sonrası. Bu konuyu Facebook ile ele almamızın sebebi ise Facebook’tan önce nicknamelerin hakim olduğu piyasanın Facebook’tan sonra kişisel profillerin hakim olduğu piyasaya dönüşmesi. Bir üniversite kampüsü projesi olarak başlayan Facebook çok hızlı bir şekilde büyüdü ve sosyal medya anlayışını kişisel profiller üzerine kurulu olan bir hale getirdi. “Crazyboy” gibi nicklerin yanı sıra “Ali, Veli” gibi isimler ortaya çıktı. Herkes kendi adıyla var oldu yani.

Bugün de hepimiz Facebook devriminden sonra ortaya çıkmış şeyleri kullanıyoruz. Instagram, WhatsApp, Twitter gibi birçok seçeneğimiz mevcut ve hepimiz bunlardan en azından bir tanesini kullanıyoruz. Kendi adıma konuşacak olursam çoğunu kullanıyorum mesela.

Kaynak: https://pixabay.com/tr/vectors/sosyal-medya-ba%c4%9flant%c4%b1lar-3846597/

Bu sitelerde bazen gülüyoruz, bazen pratik bilgiler öğreniyoruz, bazen yeni insanlarla tanışıyoruz, bazen keşfet kısmında saatlerce takılıyoruz. Ama bu vakit öldürürken çok fazla bilgi kirliliğine maruz kalıyoruz ki bana sorarsanız sosyal medyanın en vahşi yönü budur.

Herkese paylaşım yapma hakkı verdiğinizde, yani her cinsten insana “sen burada istediğini paylaşabilirsin” dediğinizde haliyle ortaya engellenemez bir bilgi kirliliği çıkacaktır. Eskiye nazaran örneğin Facebook bunun önüne geçmek için çok şey yapıyor, ancak ne yaparsanız yapın bu şeyin tamamen önüne geçemezsiniz. Altına siyah şerit içinde yazı çekilerek paylaşılmış resimlerin kaçta kaçı siliniyor? Umarım demek istediğimi anlatabilmişimdir.

Not: Bilmiyorsanız araştırmalısınız. Takipçisi çok olan sayfalar doğru bilgi kaynağı değil, genellikle güçlü prim yuvasıdır.

Tabii tek sorun bu değil. Sosyal alem bir veri cennetine dönüştü ve bu verilerle her şey yapılabiliyor. Bu verileri şirketler kötü niyetli insanlara da kaptırabiliyor. Örneğin Cambridge Analytica skandalını duymuş muydunuz? Araştırmak isteyenleri buraya yönlendirebilirim. Anlayacağınız üzere mevzular karışık yani.

Anlayacağınız üzere sosyal medya üzerinde yaptığımız her harekete dikkat etmeliyiz. Çünkü bu denizde verilerimiz saklanıyor, neler yaptığımız bilinebiliyor. Bu yüzden birçok skandal olmasına rağmen devam her şey olduğu gibi devam ediyor ve artık bu durum normalleşmeye başladı. Eskiden insanlar verilerinin depolanmasına karşı net bir tavır gösterirken, bugünlerde ise “x uygulamasını geliştirmek için verilerimin saklanmasını onaylıyorum” kutucuğunu işaretlemeye başladı. Buna rağmen, tam da şu an Chrome verilerimizi saklıyor diye haber çıksa isyan ederiz haklı olarak. Aynen WhatsApp olayında olduğu gibi. Neyse.

Uzun lafın kısası hayatın her anında olduğumuz gibi sosyal medyada gezinirken ve paylaşım yaparken de dikkatli olmalıyız. Her zaman bir göz üzerimizdeymiş gibi. Çünkü öyle. Herkese iyi takılmacalar!

Müzikler ve tarzlar -biraz eleştiri-

Birisi dinleyip geçtiğimiz, birisi de dönem dönem değiştirdiğimiz şey. Düşününce kişiden kişiye değişmesini de gayet normal buluruz. Ancak size farklı bir şeyden bahsetmek istiyorum. Bugün size hayattaki çoğu şeyde olduğu gibi holigan sayısının azımsanamayacak kadar fazla olduğu 2 konudan bahsedeceğim.

Müzikle başlayalım

Müzik adına azımsanamayacak kadar fazla kategorinin ortaya çıktığı günler yaşıyoruz. Eskiden sözler ön plandayken, bugün sound ön planda. Buna kanıt olarak sözün ön planda tutulduğu müziklerin yaptığı hit ve soundın ön planda tutulduğu müziklerin yaptığı hit argüman olarak sunulabilir. Müziğin eğlence olarak görüldüğü günlerde de bu durum son derece normaldir.

Ancak çoğu sektörde olduğu gibi burada da holigan insanlar vardır. Bu insanlarla karşı karşıyayken sevdiğiniz müziğin 2 dakikada ‘çöp’ ilan edilmesini geçtim, aynı zamanda savunma yaptığınız anda siz de ‘kulaksız’ ilan edilebilirsiniz. Buradan komik muhabbetler de doğabilir, karşılıklı bir holiganlık varsa uzun sürecek bir tartışma da doğabilir. Oysa 3 dakika sonra muhtemelen farklı bir kategoriden yeni bir müzik çalmaya başlayacaktır. Zevklerden ötürü bir tartışmanın başlaması komik değil midir?

Kimimiz Türkçe rap, kimimiz Türkçe pop, kimimiz Türkçe rock, kimimiz de bunların yabancı olanlarını dinler. Gayet normaldir. Ancak bu müziklerin YouTube’daki yorumlarına baktığınız zaman bir sürü kıyasla karşılaşırsınız. Az dinlenen bir şarkıya bakıyorsanız zaten yorumların “A şarkısı 50 milyonken bu neden 100 bin” şeklinde olacağını önceden tahmin edebilirsiniz. Oysa bu sorunun cevabı basittir, A şarkısı 50 milyonun zevkine hitap ederken mevzubahis şarkı da 100 bin kişinin zevkine hitap etmektedir.

Ancak bir konu var ki bu konu müziği üretenlere de zarar verdiğinden değinmek istiyorum: sürü psikolojisi. Daha önce hiç sosyal medyada linçe maruz kalmış bir şarkıyı dinlediğinizde “iyi de bu müzik kötü değil” dediniz mi?

Ben beğenmedim, ama…

Ama dedikten sonra cümlenin devamına göre yukarıda bahsettiğim durum karşımıza gelebilir. Daha çok rap şarkılarında karşılaştığımız bu duruma göre kişi, bir algıya yakalanmıştır ve beğenmediğini idda ettiği şarkıyı tekrar tekrar dinledikçe işin içinden çıkamaz hale gelir. Aynı şey beğenilen şarkılar için de geçerlidir, güzel olmayan bir müziğe planlı şekilde kaliteli bir reklamcılık yapılır ve müzik ünlenir. Son zamanlarda sık karşılaştığımız bir şeydir.

Tarzlar

Evet, o konuya geldik… Tarz her şey hakkında olabilir; müzik hakkında olabilir, okunan kitaplar hakkında olabilir, giyim hakkında olabilir, renk hakkında olabilir… Bu liste böyle uzar da gider. Ama tarzlara çoğunlukla önyargı ile yaklaşılır. “O müzik dinlenir mi”, “o kitap okunur mu”, “öyle mi giyinilir”, “bu renk iğrenç bir renk” gibi bir sürü cümleye maalesef ki maruz kalınabilir. Oysa o müzik de dinlenir, o kitap da okunur, öyle de giyinilir, o renk de tercih edilir. Bunda ne var ki? Gel de insanlara anlat.

Asıl anlatmak istediğim şey işte buydu. Neden herkes, her şeye karışır? Tercihler ve zevkler sadece kişiyi ilgilendirmez mi? Bu sataşmalarla büyük bir topluluk nasıl geçinebilir?

Doğru cevap, büyük bir topluluğun bu sataşmalarla geçinemeyeceğidir. Müzik kısmında bahsettiğim gibi algıların da büyük bir pay sahibi olduğu türden bir konudur bu. Sorun şu ki, algılar doğru sanılmaktadır. “X kişisi yanlış yapıyor”muş. X kişisine neden böyle düşündüğünü soruldu da mı bu kanıya varıldı? Tabii ki hayır.

Günümüzde bu yüzden çok fazla tartışmalar yaşanmakta. Keşke yaşanmasa. Çekememezlik en üst noktada, keşke öyle olmasa. İşte toplumsal kavgaların çoğu da bu yüzden var.

Demek istediğim şudur ki her fikre, her görüşe saygı duymalıyız. Bir fikrin azınlık olması o fikrin yanlış olduğunu göstermez, ki biz bile doğru olduğunu kabul ettiğimiz şeyler için yarın aynı şeyi düşünmeyebiliriz. Bu doğaldır. Hepimiz için iyi dileklerimle, hoşça kalın.

Martı motorlar

Herkese selam. Bu defa kimisi için bilgilendirici, kimisi için eğlenceli olacak bir konuyla karşınızdayım. Yollarda öyle başıboş şekilde bırakılmış yeşil renkli motorların bir Martı hizmeti olduğunu biliyor muydunuz? Bu durumu sonradan fark eden biri olarak sizi de kendi yerime koyuyor ve sürüş tecrübemle beraber size anlatmak istiyorum.

Bildiğiniz üzere elektrikli scooterlarla nam salmış diğer markalar gibi Martı diyince de akla ilk elektrikli scooterlar gelir. Hatta bazılarımız elektrikli scooterlara ‘martı’ şeklinde hitap edecek kadar bu durumu büyütmüş durumda. Haliyle Martı’nın aynı zamanda elektrikli motosiklet hizmeti verdiğini benim 1 ay önceki halim de dahil olmak üzere çoğumuz bilmiyor. Aslına bakarsanız Martı dışında bu hizmeti veren uygulama var mı ben de bilmiyorum. O yüzden Martı’yı anlatıyorum.

Sürüş kısmı

Motoru alırken tek başıma olduğumdan ve nasıl kullanacağımı bilmediğimden dolayı heyecanlıydım. Uygulamadan motoru açtım, motorun bagajındaki kaskı taktım ve hemen koltuğa geçtim. 2 kişinin rahat bir şekilde sığacağını düşündüğüm o koltuğa oturduğumda önümdeki tuşlar beni biraz düşüncelere itti. Düşüncelerden çıktığımda hangisinin sinyal, hangisinin korna olduğunu öğrenmiştim ve düşüncelerden çıkma sürem pek de uzun değildi. Sürmeye başladım.

20 dakika içinde ne olur ne olmaz diye kalın giyindiğim için çok mutluydum, çünkü hava nasıl olursa olsun motor kullanırken rüzgar sizi çok etkiler. Motoru pek hızlı kullanmamış biri olarak 30 km/s civarında takılmama rağmen rüzgarın ciddiyetini hissederken de tam olarak bunu düşünüyordum. Neyse ki bu durumun beni etkileyemeyeceği kadar kalın giyinmiştim, ancak ellerim hakkında bunu söyleyemeyeceğim. Daha önce de motosiklette bulunmuştum (yani sürmeye başlarken de bu durumun farkındaydım), yine de ellerimin 1 dakikadan daha uzun süre buz tutmuşcasına soğuduğunu hissetmeme rağmen bunu kafama pek takmadım.

Basit yerlerde sürerken her şey çok kolaymış gibi gelebilir. Ancak motosiklet sürüyorsanız trafikte her zamankinden daha fazla dikkatli olmanız gerekiyor, çünkü motosiklet kullanmak etrafınızdaki şoförlere bağlı olarak zordur. Her zaman birinin hata yapabileceğini hesaba katarak motosiklet sürmeniz gerekir. Bunun sebebi de hayatımızı yolda bulmamış olmamızdır. Yaşayabileceğimiz kazalarda ne kadar haklı olacaksak olalım bir motosiklet sürücüsü olarak kaza yaptığımızda doğrudan yerle temas edeceğiz. Bunu hiçbir zaman aklımızdan çıkarmamalı ve motosikleti buna göre sürmeliyiz. Ben de bu detaydan ötürü yol kenarında sürdüm ve bu işin keyfini yeterince aldım.

Motoru bırakma kısmı…

Başlığın sonuna üç nokta koymuş olmamdan anlayacağınız üzere motoru bırakmak tam bir eziyet. Yollardaki park yerlerine dikey olacak şekilde park etmemiz gerekiyor, kabul. Zaten bu kolay bir şey. Zaten sorun bu değil. Sorun şu ki motoru alırken açtığımız, motorun altındaki emniyetin kapanışı o kadar da kolay değil.

Evet, motoru alırken bu emniyeti ayağımızdan destek almak kaydıyla motoru ileri iterek kolay bir şekilde açmıştık. Ancak emniyetin geri kapanması bu kadar kolay olmayacak. Püf noktası var mı bilmiyorum, ancak ayağımla üstüne basıp motoru geri çekmeye çalışırken birkaç dakikamı heba ettim. Sonra ne oldu derseniz yoldan geçen birinden yardım isteyerek kapattım ve motorun fotoğrafını çekerek sürüşümü sonlandırdım. Bu yüzden motoru bıraktığınız yerin etrafında her ihtimale karşı yardım alabileceğiniz birilerinin olmasını size de öneriyorum.

Martı motosiklet ve Martı elektrikli scooterın farkı

Şahsen ben sadece 2 fark görebiliyorum. Bu farklardan birisi elektrikli scooterda ayakta duruyor olmamız, diğeri de motosikletin elektrikli scooterdan daha hızlı gidebilmesi. Sanırım bir de motosikletin daha pahalı olmasını da bu farklardan biri olarak sayabiliriz. Başka da bir fark göremiyorum açıkçası.

Tüm bunları konuştuktan sonra bana hangisini önereceğimi soracak olursanız elektrikli scooter derim. Çünkü hem daha hafif, hem daha rahat alınabiliyor ve bırakılabiliyor. Ek olarak daha ucuz ve arkadaşınızla süreceğinizi hesaba katarsak ehliyet de gerektirmiyor. Ancak tabii ki ikisini de sürerken bir sakatlık yaşamamak için tedbirli olmak gerekiyor. Hepsi bu.

İyi, ama ücret konusuna hiç girmedin

Evet, ücret konusuna girmedim. Ancak bunu unuttuğumdan değil de kasıtlı olarak yaptım. Çünkü ücret, kullandığınız uygulamadan uygulamaya ve günden güne değişme potansiyeline sahip olan bir şey. Bu yüzden bu konuya girmemek en iyisi.

Hepinize en güzel dileklerimle iyi sürüşler diyerek bu yazıyı sonlandırıyorum 🙂

Kar yağışı ve bembeyaz İstanbul

Herkese günaydın. Bugün lapa lapa karın yağdığı bir İstanbul sabahına uyandım ve herkes gibi ben de bu manzaranın tadını nasıl çıkarabilirim diye yollar aramaya başladım. Sanırım en iyisi yazmak.

Çok geniş bir tarihi ve sayısız medeniyetin yuvası olan bu şehirde, kar yağışının sık sık görülmemesinden mi yoksa akıllarda sıcak ve nemli bir şehir olarak yer etmiş olmasından mı bilmem, ama bembeyaz manzarayı izlemek her zaman bir başka keyif veriyor. Hele sıcak çayınız/kahveniz de avuçlarınızın içindeyse her şey tamam demektir.

Ancak kar her zaman herkesi mutlu etmez. Kar için yollarda önlemler alınmalıdır ve bu önlemler tam zamanında yapılmadıkça pek bir anlam arz etmez. Çünkü sabahleyin işe ulaşabilmek için erkenden evinden çıkan insanlar bugün verecekleri mücadeleyi düşünerek ayakkabılarını bağladılar. Şahsi araçlarıyla yola çıkanlar, yolda mahsur kalmadan nasıl işe ulaşabileceklerini düşünüyorlar. Otobüsle yola çıkanlar ise durağa yürürken kayıp yere düşmemeyi.

Öğrencilerden bahsetmiyorum, çünkü onların okulu tatil ilan ediliyor. Zaten tatil olmasa bile öğrencilerin hatrı sayılır bir kısmı okula gitmemeyi tercih edecektir. Okula gitmeyenler mahalledeki arkadaşlarıyla, gidenler de sınıftaki arkadaşlarıyla kartopu savaşı yapacaktır muhtemelen. Teneffüslerde birçok kar konusu döner elbet, ancak sınıfın penceresini vurma savaşını kazanan arkadaşıma öncelikle selam söylüyorum. Çünkü benim de eskiden gittiğim okulumda yapmaktan en keyif aldığım şey buydu.

Kar yağışında düşünmemiz gereken bir konu

Lapa lapa yağan karı izlerken genelde düşünmediğimiz bir konu var: sokaktaki minik dostlarımız. Onlarla karşılaşırsak en azından dillerinin sokak direklerine yapışmasını önleyebilmek için küçük evler yapabiliriz. Bunu yapamıyorsak kapımızın önüne bir kap yemek ve su bırakabiliriz. Bu havada verdikleri mücadelede bir kap yemek ve su onlara ilaç gibi gelecektir. Kuşlar için de camlarımızın önünü temizlemek iyi bir fikir olabilir.

Yine de öyle bir konu var ki, hatırlamayanlarımız için tekrardan belirtmek istiyorum. Arabalarımızı çalıştırmadan önce sağı solu kontrol edelim, çünkü bazı sokak hayvanları arabamızın sıcak yerlerine sığınmış olabilir. Yola çıkarken de yerlere kamuflaj olabilecek renkteki sokak hayvanlarına dikkat etmeliyiz.

Bence en zevkli kısım

Her şeyden bahsettiğimize göre, biraz da kar yağışının en güzel olduğunu düşündüğüm kısmına geleyim. Tabii bu kısım için önce havanın kararması ve ondan da önce buzlanmanın olmaması gerekiyor. Çünkü bence kar yağışlı günlerin en zevkli kısmı karda yürüdüğümüz kısım. Hem kar yağışını izlemek, hem sokağın son derece sessiz olması, eğer yanınızdaysa kulaklığınızla sakin bir müzik dinlemenin verdiği keyif… Daha ne olabilir ki?

İstanbul’da nadiren gördüğümüz bu güzelliğin eşliğinde herkese mutlu bir haftasonu diliyorum…